ÇOCUK VE AİLE
ÇOCUKLARIMIZA YAKIN MIYIZ?
Günümüz gelişim ve değişime o kadar gebe ki, kendimizi korumanın yanında artık çocuklarımızı da koruma endişesi ile yaşar hale geldik. Hatta çocuğumuzu koruma güdüsü kedimizi korumanın çok önüne geçmiş durumda. Peki, bu koruma güdüsü ile birlikte gerçekten çocuğumuza yakın mıyız? Onların her an değişen ve gelişen dünyasında ne kadar onlarla birlikteyiz?
Çocuklarımız her zamankinden fazla korunmaya ve izlenmeye takip bir hayat yaşıyor. Bizim ve onların hayatını en direk şekilde etkileyen ahlaki yapıdaki yozlaşma gittikçe artıyor. Yanında olduğumuzu zannettiğimiz çocuklarımızı kaybettiğimizi, geç anlamamak için önce onları anlamaya çalışmak zorundayız. Unutmayın her şeyin telafisi var ama hayatın telafisi yok… Ve O hayatlar da bize birer emanet.
Sapkın ve yolu ne olduğu anlaşılamayan birçok akım türemiş durumda. Bu akımların tek hedefi de körpe dimağlarına kolayca girebilecekleri çocuklarımız ve gençlerimiz. Anne babalar olarak elbette bazı zamanlar çocuklarımızı nasıl koruyacağımızı şaşırıp kalabiliyoruz. Özgürlükler adı altında çocuklarımızın eline silah, taş tutuşturmaya, halk ve vatan düşmanı bir zümre oluşturmaya çalışanlardan tutunda da satanistlikten sanal kişiliği gerçek kişilikle eşdeğer yaşatmaya varıncaya kadar birçok karmaşa var karşımızda. Çocuklarımızla ilgili kaygılarımız adeta kâbusumuz olarak karşımızda.
Belki çoğumuzun çocukluğunda, tek oyuncakla ya da var olan birçok metayı kullanarak kendimizi keşfettiğimiz oyunların ve oyuncakların yerini şimdilerde cep telefonu, internet, hızına yetişemediğimiz bin bir sanal oyun almış durumda. Çeşit çeşit entrikanın çevrildiği diziler ve filmleri izleyen, hayat ve gerçeklik arasındaki çizgiyi yakalayamayan çocuklarımızla birlikte önce biz ebeveynlerin yerine getirmesi elzem olan ödevler var. Birkaç basit adım bile emin olun sizin ve çocuğunuzun hayatında neleri değiştirecek ve yakınlığınızı nasıl da artıracak. Tabii gerçekten endişe duyan birer ebeveynseniz.
Sorunları kapının önünde bırakabiliyor musunuz?
Günümüz insanının birçoğu aktif olarak çalışma hayatının içinde. Sadece çalışma hayatının güçlükleri değil, hızla değişen küresel dünyanın getirdiği zorluklar da stres ve sıkıntılı kişiler haline dönüşmemize neden oluyor. İşveren, işçi ya da memur fark etmiyor. Gün boyu faklı meşrep ve kişilikte insanlarla birlikte olmak zorundayız. Gün boyu zihnimizi meşgul eden nice sorunlarla karşı karşıya kalıyoruz. Mesai bittiğinde işimizi bırakıp çıkamıyoruz bir türlü çalışma ofisinden. Masamızdaki işlerde bizimle beraber yola çıkıyor. Elbette kafamızın içini tamamen boşaltamayız. Ama günün gerilimini ailemize yansıtmamak da bizim elimizde. Çünkü tüm gün bizi bekleyen eşimiz ve çocuğumuz var. Bütün gün sizin gelişinizle ilgili hayaller kuran çocuğunuz, kapıdan içeri gergin, asık suratlı, ters bir ebeveyn görünce büyük bir hayal kırıklığı yaşıyor. Bazen telafi edemeyeceğiniz sarsıntılara neden olduğunuzun farkında bile olmuyorsunuz. Onun koşarak kucağınıza atladığı bu an, sizin sorunları kapıda bıraktığınız, onun da sizin şefkatinizle huzur bulduğu an olmalı…
Evde konuşuyor musunuz?
Artık ebeveynler eve geldikleri vakit yemeklerini yiyor ve eline kumandayı alıp kendini ev halkına karşı kapıyor. Çocuk dersini yapmaya zorlanıyor yahut uyku vaktine kadar bilgisayar oyununun içine gömülmesine izin veriliyor. Yabancılaşmamak ne mümkün değil mi? Evin içinde birbirinden bir haber insanlar. Belki de dizinin en heyecanlı yerinde soru soran çocuğumuzu farkında olmadan terslemek. Durun ve düşünün acaba bu duruma hiç düşmediniz mi? Yoksa durum hep böyle mi? Bu iki sorunun cevabı belki de sizin nasıl bir ebeveyn olduğunuzun yanıtıdır. Yanıtınız ne olursa olsun boş verin ve çocukluğunuzla tüm aile yaptığınız sohbetleri düşünün. Teknoloji, televizyon, küresel dünyanın her yeni günde ve yarında sundukları olmadan kahkahaların birbirine girdiği, bazen kimin kime ne söylediğini anlayamadığımız o hoş sohbetleri hayal edin. Acaba şimdilerde her şeyi bir kenara bırakıp tüm aile sohbet ediyor muyuz? Çocuklarımızın bin kelimeyi geçmeyen kelime hazneleri, kendilerini ifade edemeyişlerinde bizim hiç mi kabahatimiz yok? Oysa konuşan çocuk, soran, düşünen, dinleyen ve üreten bir beyin olma yolunda değil mi? Evde konuşma ihtiyacını gideremeyen bir çocuk sanal ortamda hiç bilmediği ve nice büyük tehlikelerin kol gezdiği sohbet ortamlarına ebeveyn tarafından itilmiş olmuyor mu? O yüzden ebeveyn olarak gömüldüğümüz o koltuklardan kalkmalı ve hoş sohbetlerle evimizi şenlendirmeliyiz. Yarın çocuklarımıza bu hoş sohbetleri bizden birer yadigâr olarak bırakmalıyız.
Sofrada birlikte misiniz?
Tüm ailenin bir arada olduğu en güzel ortamdır sofralarımız. Sofra adabının yerleşik bir kültür olduğu nadir ülkelerden biriyiz. Birçoğumuz babamızın “bal gibi” diyerek uzattığı acı biberi gözlerimizden tatlı yaşlar akarak yemişizdir. Ebeveynle çocuğun kaynaştığı, şakalaşmaların, acı tatlı anıların konuşulduğu, gün boyu yaşanan stresi unuttuğumuz en özel yerdir sofra. Birçok adab-ı muaşeret kuralını öğrendiğimiz, nasihatleri baş tacı edindiğimiz yerdir. Çocuğumuzun halini sorabileceğimiz, eşimizin yemeklerini övebileceğimiz, kırgın gönülleri tamir edebileceğimiz harika bir atmosferdir yemek masaları. Sağlıklı beslenmenin devamı, yıllardır tüm dünyada övgüler alan yemeklerimizin devamının sağlanacağı yerde sofralarımızdır. Hızlı ve televizyon önünde beslenme alışkanlığının gün geçtikçe yerleştiği bu günlerde sık sık aile büyüklerini de ağırladığımız masalar kurmak, nesilden nesile aktarılacak bir kültür hazinesi olmalı sofralarımız.
Tatlı dilli misiniz?
Çocuklarımıza ahlaken şekil verdiğimiz en önemli unsurlardan biride dildir. Eşlerin birbirine nasıl hitap ettiği, çocuğumuza nasıl hitap ettiğimiz sandığımızdan da önemli bir olgudur. Dil bir kültürdür ve bu kültürün ilk şekil aldığı yer ise ailedir. Nezaket sahibi bir çocuk ancak anne babanın nezaketli diliyle yoğrulabilir. Ağzından her zaman güzel kelimeler dökülen, sinirlendiği zaman sokak ağzıyla sövüp sayan bir ebeveynin de çocuğundan nezaket beklemesi elbette abesle iştigaldir. Çocuklarımız insanlarla nasıl konuşulacağını ve nasıl iletişim kurulacağını ebeveynlerinden öğrenir. İster köylü ister şehirli, önemli olan tatlı dildir. Dil tatlı olur, iletişim doğruü kurulursa diksiyon eninde sonunda öğrenilir. Aile içinde tatlı ve hoş bir lisan kullanmamıza engel ne olabilir ki? Asıl geri dönüşü olmayan, kötü sözdür ve telafisi hayat boyu bulunamayabilir. Teşekkür etmesini bilen, birbirine güzel sözlerle, tatlı dille hitap eden bir neslin yolu da hanelerimizden geçmektedir.
Birlikte okuyor musunuz?
Okullarda verilen derslerle çocuklarımızın hayatı öğrenmesi mümkün değil elbette. Öğretilen bilgiler sınırlı ve yüzeysel. Okuldaki dersler çocuklarımızın gönül, hayal ve bilgi dünyası için yetersizdir. Kültürün, edebiyatın, fikrin temelleri aile içinde atılmalıdır. Okumayı sevmeyen bir nesil tehlikelere de gebe bir nesildir. Gelişen teknoloji çocuklarımıza sadece sanal bir dünya öngörüyor. Onları bu sanallıktan çıkarmak ve gerçekle buluşturmak belki de hep beraber yapacağımız kısa kitap okumaları ile değişecek. Hem hayal dünyaları gelişecek hem de okuma alışkanlığı edinecekler. Bir oyunun başında geçirdikleri sürenin belki de onda birini sizinle kitap okuyarak geçirseler ebeveynlerinden şikâyetleri azalacak. Okulda ders olarak verilen kitaplar zaruri olarak okunuyor ve bazen verim alınamayabiliniyor. Hâlbuki zevk için okunan bir kitap insanın ufkunda neler açabilir. Kitaplar sadece özel günlerde verilen ve kütüphaneler süsleyen birer nesne olmaktan çıkıp, dünyamız da düşünce zenginliği arasında yerini almalıdır.
Şefkat sahibi misiniz?
Yoksun kaldığında insanı insanlıktan bile çıkarabilecek tek şey şefkattir. Yokluğu silinmesi mümkün olmayan acılara bırakır insanı. Geleceğin kötü insanlarını şefkatsizlikle besler yoğururuz. Çocuk sevildiğini bilmek ve görmek ister. Dayanacağı bir yer olduğunu bilmek çocuğu rahatlatır. Bir çocuğun dayanabileceği tek yer ise ebeveynin kucağıdır. Kendini güvende hissedebileceği tek yerdir. Bir pastanede, bir lunaparkta anne babayla sohbete dalan bir çocuk elbette huzur ve güven içinde büyür. Peki, anne babasıyla iki kelam etmeye korkan çocuk. Her an fırça yiyeceğim korkusu ile yaşayan, hakaret işitme ve hatta dayak yemek korkusu ile yaşayan çocuk. Kucaklanmayı beklerken itilmenin burukluğu ile hep hüzünlüdür. Sığınacak bir anne baba bulamayan bu çocuğu biz kendi ellerimizle sokağa iteriz. Tehlikenin içine biz yollarız. Unutmayın, hırsız, katil, kavgacı, kötü insan damgasını yine biz biçeriz ona. Şefkatsizliğimizin faturasını yine biz öderiz.




